Gazi Mustafa Kemal’in ölümü ve yerini alan İsmet paşa.

MUSTAFA KEMAL’İN ÖLÜMÜ VE İNÖNÜ’NÜN SİYASİ OYUNLARLA CUMHURBAŞKANI SEÇİLMESİ

Bilindiği gibi, Mustafa Kemal 10 Kasım 1938’de vefat ediyor. İsmet İnönü’nün asıl siyasi oyunlarla cumhurbaşkanı seçilmesi, ondan daha önemlidir.

İkinci Cumhurbaşkanı İnönü’nün seçilişi, tarih kitaplarında hep geçiştirilir. Ayrıntı verilmeden “oy birliği ile seçildiği”nden söz edilir. Oysa, dünyadaki siyasî entrikaların en büyüğüne taş çıkartacak bir dizi gelişmeler yaşanmıştır. 1930’lu yılların ikinci yarısında, Cumhurreisi Mustafa Kemal ile Başvekil İsmet Paşa arasındaki ilişkiler, artık eskisi gibi değildi. Mustafa Kemal’in, İş Bankası’nın 10. kuruluş yıldönümünde yaşanan bir olay, İnönü’nün canını fazlasıyla sıkar. Mustafa Kemal, Ertuğrul yatında yapılan törende bankanın genel müdürü Celal Bey’i (Bayar) göstererek, “Bilesiniz ki Mahmut Celal Beyefendi. Türkiye’nin en büyük iktisâdçısıdır” der. Orada bulunan herkesten Mahmut Celal Bey’i tebrik etmesini ister.

Bu kutlamadan birkaç gün sonra, Dolmabahçe’den Ankara’ya İsmet Paşa’ya bir telgraf gider. Telgrafta, Maarif Vekili (Millî Eğitim Bakanı) Esat Bey’in görevden alınması istenmektedir. Telgrafa aynı gece şu karşılık gelir:

Gece yarısı gaflet uykusundan uyandırılarak kabinede değişiklik yapılmak istendiği haberini alan bir başvekilin, bu hususta ileri süreciği mütalaadan nasıl bir fikir selameti beklenebilir.

Nitekim aradan fazla geçmez. Mustafa Kemal’in hastalığının ortaya çıkmaya başladığı 1937 yılının Eylül ayında İnönü, Cumhuriyet Halk Partisi’nin il kongresine katılmak üzere Kastamonu’yu ziyaret edeceği bir sırada “hastalanır” ve görevi bırakmak durumunda kalır. İşin gerçek yüzü, Mustafa Kemal, bütün görevlerini bırakmasını ister. Başbakanlık görevine Mahmut Celal Bey, önce Vekâleten daha sonra da asaleten atanır. Bu sırada İsmet Paşa, Mustafa Kemal’in talebi ile CHP’nin Genel Başkan Vekilliği görevinden de ayrılır. (CHP’nin Genel Başkanı Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal idi)
1924 Anayasası’na göre, Cumhurbaşkanı 4 yılda bir yapılan genel seçimler sonrasında oluşan yeni Meclis tarafından seçiliyordu. Ülkeyi, 1935 yılında yapılan seçimler sonucu oluşan 5. Meclis ve 7. İsmet İnönü hükümeti yönetiyordu. Seçimler, İsmet İnönü’nün en güçlü olduğu bir dönemde belirlenen isimler tarafından oluşuturmuştu.

1938 yılının yaz aylarından itibaren Mustafa Kemal’in rahatsızlığı iyice artmıştı. İnönü, “herşeyden elini eteğini çekmiş” bir durumda Ankara’da Pembe Köşk’te “münzevi bir hayat” sürüyor gibi görünüyordu. Mustafa Kemal’in özel hekimi Dr. Fijense, Dâhiliye Vekili (İçişleri Bakanı) Şükrü Kaya’ya hükümetin her ihtimali göze alarak hazırlanması gerektiğini söyler. 26 Eylül’de ilk komaya giren Mustafa Kemal’in sağlığı, ikinci komanın yakında olduğunun işâretlerini veriyordu.

Şükrü Kaya, Mustafa Kemal’in sağlığı hakkında yaptığı basın toplantısında, kendisine yöneltilen “yeni cumhurbaşkanının kim olacağı” yolundaki bir soru üzerine, “Meclis kimi seçerse o olacak!” karşılığını verir. Cumhurbaşkanlığı Umûm Kâtibi (genel sekreteri) Hasan Rıza Soyak, Mustafa Kemal’in bilinen yazılı vasiyetinin yanında bir de sözlü vasiyeti olduğunu söyler. Soyak’a göre, kimin cumhurbaşkanı seçileceği elbette ki Meclis’e aitti ve akla gelebilecek ilk isim muhtemelen İsmet Paşa idi. Mustafa Kemal’in sözlü vasiyetine göre, “İnönü’nün büyük hizmetleri olmuştu. Lakin halk tarafından pek sevilmemişti. Bundan dolayı İsmet Paşa’nın yerine başka birisinin seçilmesi gerekti”. Soyak’a göre, cumhurbaşkanı seçilmesi gereken kişi Genelkurmay Başkanlığı koltuğunda oturan Mareşal Fevzi Çakmak idi.
Soyak’ın bu açıklamasını dinleyen Başbakan Celal Bayar, diplomatik bir şekilde Mustafa Kemal’in siyasî bir vasiyetinin bulunmadığını, bulunsa bundan önce “Başvekil olarak kendisinin” haberi olacağını açıkladı. Bayar’ın bu açıklaması, Pembe Köşk’ün münzevisini son derece rahatlattı. İnönü, bu sıralarda ziyaret için Dolmabahçe’ye gelmek isterse de Ankara’dan çıkması, sağlığı gerekçe gösterilerek bir şekilde engellenir. Bir suikast ihtilamine karşı da Ankara Vâlîsi ve Belediye Başkanı, CHP Ankara İl Başkanı Nevzat Tandoğan tarafından koruma altına alınır.

Mustafa Kemal’in yakın dostu Hariciye Vekili (Dışişleri Bakanı) Tevfik Rüşdü Aras, İnönü’yü Washington’a büyükelçi yapmak ister. Aras’ın planına göre, İnönü büyükelçi olursa, milletvekilliğinden istifa etmek ve Ankara’dan uzaklaşmak durumunda kalacaktı. Böylece, cumhurbaşkanı seçilmek için milletvekili olma şartından uzaklaşmış olacaktı. Mevcut milletvekillerinin İnönü’nün elinden çıktığını bilen Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya’nın ise başka bir planı vardı. Meclis’in yenilenmesi için bir girişim başlattı. Falih Rıfkı Atay, Meclis’in yenilenme girişimine bizzat Başbakan Celal Bayar’ın karşı çıktığını anlatır.

Kimlerin cumhurbaşkanı adayı olacağına dair ortalıkta bazı isimler dolaşır. Bunların başında Mareşal Fevzi Çakmak, Fethi Okyar, Celal Bayar, Abdülhalik Renda (Meclis Başkanı) ve Şükrü Kaya ön plana çıkar. İsmet Paşa, bu tartışmalar olurken, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi Pembe Köşk’te sessiz günler geçirir. Görünüş böyle idi. Ama bizzat Mustafa Kemal’in hasta odasında konusûlan her şeyden nerede ise günü gününe haberdar durumda idi.

İnönü’nün Dolmabahçe’deki “derin kulağı” Sabiha Gökçen idi. Sık sık İstanbul-Ankara arasında mekik dokuyan Sabiha Gökçen, “Mustafa Kemal’in manevî kızı” olarak, Dolmabahçe’de hiçbir sınırlama ile karşılaşmaz ve her şeyi Pembe Köşk’e ulaştırmanın bir yolunu bulur.

Mustafa Kemal’in, artık koma haline girmişti. İsmet Paşa, Pembe Köşk’ten uzaktan kumanda ile yürüttüğü faaliyetlerini açıktan yapmaya başlar ve 9 Kasım günü bütün milletvekillerini Ankara’ya çağırır. Mustafa Kemal’in öldüğü günün akşamında Başbakan Celal Bayar da Ankara’ya döner. 11 Kasım sabah saat 09.30’da CHP Meclis Grubu, Başvekil ve CHP Genel Başkan Vekili Celal Bayar başkanlığında toplanır. Bayar, “Oylarınızı serbestçe vereceksiniz. Herkes istediği ismi yazsın. En çok oyu alan genel kurulda aday gösterilecek” der. Toplantıda 323 milletvekili oy kullanır. 322 oy İnönü’ye çıkar. 1 oy da Hikmet Bayur tarafından Celal Bayar’a verilir.

Aynı saatlerde bir toplantı da Genelkurmay’da yapılır. 1. Ordu Müfettişi Fahrettin Altay, bir tek ismin cumhurbaşkanı olabileceğini söyler onun da İsmet Paşa olduğunu açıklar. Altay, tümen ve kolordu komutanları ile birlikte aldığı kararı Genelkurmay Başkanı Çakmak’a bildirir. Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapıldığı saatlerde Çakmak ve Altay, yan yana Meclis’te seçimi izlemekte idi. Meclis’in etrafı ise askerî birliklerce kuşatılmıştı. Oylamaya 348 milletvekili katılır. Meclis çatısı altında ise 387 milletvekili bulunmakta idi. 29 milletvekili oylamaya katılmadı. Oturuma ara verildi ve Pembe Köşk’ten İnönü davet edildi. Yeni cumhurbaşkanı alkışlar arasında genel kurula girdi. 53 yaşındaki İnönü, yemin edip göreve başladı.
Celal Bayar hükümetinin istifasını sundu. İnönü, yeni hükümeti kurma görevini yeniden Bayar’a verir ve yeni başbakan aynı gün yeni kabinesini açıklar. Yeni hükümetin bu hızla kurulması, Bayar-İnönü arasında önceden bir anlaşmanın olduğunu ortaya koyduğunun delili olarak gösterilir. Yeni kabinede Şükrü Kaya ve Tevfik Rüşdü Aras yer almaz. Aras’ın yapamadığını, İnönü yapar ve büyükelçi olarak onu Londra’ya göndererek Ankara’dan uzaklaştırır. Aradan çok geçmeden yolsuzluk dosyaları açılır ve Başbakan Celal Bayar’a dünya dar edilir. Oğlu yazılanlara dayanamaz ve intihar eder. II. Bayar hükümeti de kısa bir süre sonra istifa eder. Böylece İnönü, muhtemel bir rakibini tasfiye etmiş olur.

İnönü’nün Cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle geriye Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı seçimi kalmıştı. Bu gayeyle 26 Aralık 1938’de Ankara’da toplanan CHP kurultayında, CHP Genel Başkan Vekili Celal Bayar, CHP programının genel başkan seçimiyle ilgili maddesini değiştirmek üzere bir tasarı sundu. Bu tasarıda, Partinin kurucusu ve ebedi Başkanı’nın Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu olan Mustafa Kemal olduğunu ve Partinin değişmez Genel Başkanı’nın İsmet İnönü olduğunu ifade ettikten sonra, Partinin değişmez Başkanlığının ancak vefat, vazife yapamayacak hastalık veya istifa halinde boşalabilmesini teklif etti. Oybirliği ile kabul edilen bu tasarıdan sonra İnönü, yalnız devletin başı olarak değil, tek partili siyasî iktidarın da değişmez Başkanı ve Millî Şefi olarak ülkedeki bütün yetkileri eline aldı. Böylece İnönü’nün idaresinde tek parti yönetiminin, hayatın her alanında söz sahibi olduğu, politikayı bizzat ve doğrudan doğruya İnönü’nün idare ettiği bir dönem başladı. Millî Şef Dönemi adı verilen ve İkinci Dünya Savaşı gibi çetin bir süreci de içine alan sekiz yıllık bu “olağanüstü” dönem, 10 Mayıs 1946 tarihinde yapılan, Cumhuriyet Halk Partisi İkinci Olağanüstü kurultayında, İnönü’nün önerisi üzerine, “Değişmez Genel Başkan” ve “Millî Şef” sıfatlarının kaldırılması ile resmen sona erdi.

İNÖNÜ’NÜN EN BÜYÜK HEDEFİ: İNKILAP KANUNLARINI KORUMAK VE BEDİÜZZAMAN İLE MÜCÂDELE ETMEK

Millî Şef döneminde, onların ifadesiyle, eğitimin çağdaş ve laik ölçülerde yapılabilmesi için devlet eliyle gerçekleştirilmesini öngören 3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu’na ve Arap harflerinin yerine Latin harflerinin kullanılmasını öngören 1 Kasım 1928 tarihli ve 1353 Sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkındaki Kanun’a muhalif hareketler, güvenlik güçlerinin sıkı takibine alınmıştır. Benzer şekilde, 4 Ocak 1932 tarihinde yayınlanan bir talimatnâmede; Harf Devrimi Kanunu’na aykırı olarak Arap harfleriyle eğitim yapmak için gizli veya aleni dershane açanların ve bu dershanelerde eğitim verenlerin, Türk Ceza Kanunu’nun 526’ıncı maddesi gereğince üç aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezası ile cezalandırılacağı belirtilmiş olmasına rağmen, zaman zaman bu kanunlara ve talimatlara aykırı hareket edenler olduğu ve bu kişiler hakkında işlem yapıldığı görülmektedir.

Millî Şef döneminde de benzer suçları işleyen şahıslar hakkında işlem yapılmaya devam edilmiştir. 1939 yılında Erzurum’un köylerinde bazı şahıslar yakalanarak adliyeye sevk edilmişlerdir. İçişleri Bakanı, 3üncü Umûmî Müfettişliğine gönderdiği bir yazıda, çocuklara Arapça tedrisat yaptıranlarla ilgili olarak “kanunlarımıza ve rejime aykırı olan bu vak’a faillerinin fenalıklarını yerinde bastırmak ve sari mikroplar gibi yurda dağıtmamak başlıca esastır. Binaenaleyh Halk Partisi ve evleri cihazı ile harekete geçilerek bu kötü propagandaları önlemek ve kötüleri adaletin pençesine vermek lazımdır. Bu yoldaki iyi çalışmalarınızı memnuniyetle takip ediyorum.” sözleriyle görevlileri uyarmıştır.

Millî Şef dönemi, diğer siyasî akımlarda olduğu gibi İslâmî hizmetler üzerinde de sıkı bir takibin yaşandığı, teşkilatlanma yollarının kapatıldığı ve yasaların tavizsiz şekilde ve hatta zâlimce uygulandığı bir dönemdir. Gerek Cumhuriyetin ilanından itibaren gerekse Millî Şef döneminde sıkı bir şekilde takip edilen bu uygulama, “toplumun dindar kesimlerini oldukça tedirgin etmiştir.” Millî Şef döneminde yapılan uygulamalar, bir “zulüm ve yıkılış” hareketi ve bu dönem “mukaddeslerin can çekiştiği” bir devir olarak algılanmıştır.

1926 yılında çıkarılan Türk Ceza Kanununun (T.C.K.) 163. maddesi dinî siyâset aracı olarak kullanma eyleminin yanı sıra devlet düzenini değiştirmek için dinî cemiyet kurmayı da yasaklıyordu. Mustafa Kemal’in ölümünden sonra bu madde tavizsiz bir şekilde uygulanmış ve laiklik karşıtı olarak görülen hareketleri cezalandırmak için en çok işletilen madde olmuştur. Bunun yanı sıra T.C.K.’nın 241, 242 ve 313. maddeleri siyasî alandaki bazı dinî faaliyetlere getirilen yasakları ve uygulanacak cezaları düzenleyen diğer maddelerdi.

Millî Şef yönetiminin izlediği ve gözetim altında tuttuğu Nurculuğa ve Bediüzzaman’a karşı çeşitli tarihlerde müdahaleleri oldu. Ancak 1943 yılı, Hükümetin müşahhas bir mücadele başlattığı ve tutuklamaların başladığı bir yıl oldu.

Tek Parti yönetimini en çok uğraştıran bu hareketlerden en önemlisi Nurculuk davası idi. Bu davanın ‘Üstâdı’ Said-i Nursî ya da Bediüzzaman takiplere ve zulümlere maruz kaldı. Ancak, sürgün olarak gönderildiği yerlerde ve hapishânelerde kaleme aldığı Risâlelerle talebelerine ulaşmayı başardı ve geniş bir halk kitlesini etkisine aldı. Kendilerine Nur talebeleri, Nur şakirtleri adını veren bu iman kahramanları bu dönemde çok hummalı bir çabaya girişerek Risâleleri geniş bir halk tabanına ulaştırmayı başardılar. Kısaca Nurculuk Millî Şef yönetiminin en çok takip altına aldığı ve hareketlerine fazla müsaade etmediği bir akım olmuştur.
Bütün bu anlattığımız olaylar sebebiyle, İnönü, ilk yurt gezisini 6 Aralık’ta Kastamonu’ya yapar. Maksadı herhalde Bayar’dan sonra asıl muhâlif kabul ettiği Bediüzzaman’ı halletmektir. Ancak buna asla muvaffak olamaz. Ayrıca kendisinin seçilmesine karşı çıkan Mustafa Kemal’in çevresine de “Nerede kalmıştık” mesajını verir.

İkinci Dünya Savaşı başladığında Kastamonu’da sürgün tutulan Said-i Nursî bir karakolun tam karşısındaki bir evde 8 yıl göz hapsinde tutuldu. Burada Nursî’yi ziyarete gelenler de sıkı takip ve kontrol altına alınıyordu. Bu arada Afyon ve Isparta’da yeniden tutuklamalar başladı. Kastamonu’da ise birkaç polis ve jandarma 31 Ağustos 1943 günü, Bediüzzaman’ın Araba Pazarı semtindeki evinde arama yaptılar. 18 Eylül 1943 tarihinde evi tekrar arandı. Said Nursî 20 Eylül’de tutuklanarak polis nezaretinde Çankırı yoluyla Ankara’ya getirildi. Ankara’dan Isparta’ya, oradan da Denizli hapishânesine sevkedildi. Hakkında tekrar dava açılıp, Isparta, Kastamonu ve diğer muhtelif beldelerden toplanan 126 talebesiyle birlikte Denizli Ağır Ceza Mahkemesine sevkedilen Said-i Nursî’ye isnat edilen suç, “gizli cemiyet kurmak, halkı rejim aleyhine tahrik etmek, İnkılâpları temelinden yıkma teşebbüsü, Mustafa Kemal hakkında ‘Deccal’ ve ‘Din Yıkıcısı’ gibi tabirler kullanmak”tı. Mahkeme, Risâle-i Nur Külliyatında siyasî bir mevzu olup olmadığını tetkik için İlahiyat Fakültesi profesörleri ve din âlimlerinden oluşan bir heyet tarafından incelenmesine karar verdi. Bu heyetin verdiği raporda, Said Nursî’nin siyasî bir faaliyeti olmadığı ve eserlerinin bir Kur’ân tefsîri olduğu belirtilmesi üzerine, mahkeme 15 Haziran 1944 tarihinde beraat kararı verdi. Yaklaşık dokuz ay hapiste kalan Said Nursî ve talebelerinden bir kısmı, beraat kararı üzerine tahliye edildi. Ancak Said Nursî Denizli’de iki ay kaldıktan sonra, Afyon’un Emirdağ kazâsında ikamete mecbur edildi ve Ağustos 1944’te devamlı gözetim altında tutulduğu bir eve yerleşti.

 

Prof Dr Ahmet Akgündüz

Bkz. Akgündüz, Bediüzzaman Said Nursi, c. III

Bunları da sevebilirsiniz